Hakkımda
Ben Özcan Haliloğlu. Tiyatro sanatçısı, meddah ve Hayal Postacısı olarak; geleneksel anlatı sanatlarını çağdaş sahne diliyle buluşturuyor, hem çocuklar hem de yetişkinler için hikâye temelli tiyatro oyunları sahneliyorum. Yıllar boyunca farklı sahnelerde, farklı izleyicilerle kurduğum etkileşimler sayesinde şunu çok daha iyi anladım: Hikâyeler sadece anlatılmaz, aynı zamanda yaşanır... Bir anlatıcı olarak sahnede her kelimenin, her jestin ve her duygunun bir titreşimi olduğunu biliyorum. Doğru şekilde aktarılan bir masal, çocukların iç dünyasında yeni kapılar aralayarak onlara hayal kurmanın sonsuz bir güç olduğunu hatırlatır. Yetişkinlere ise hayatın koşuşturmasında unuttukları duyguları, belki de çocukluklarından beri taşıdıkları ama tozlanan hatıraları yeniden hatırlatır. Çünkü hikâyeler, kuşakları birbirine bağlayan görünmez köprülerdir. Bu köprülerden geçtikçe, hem geçmişimizin seslerini duyarız hem de geleceğe uzanan yeni sözler üretiriz. Her anlatım, her oyun, her kelime; o köprünün taşlarını yeniden parlatır, sağlamlaştırır ve anlamla doldurur. Ve ben bu köprünün üzerinde dururken görüyorum ki hikâyeler yalnızca birer anlatı değil, aynı zamanda bir buluşma alanıdır. İnsanlar sahneye gelen bir masalda kimi zaman kendilerinin unuttukları bir yönünü keşfeder, kimi zaman hiç tanımadıkları bir duyguyla karşılaşır. Hikâyenin içinden geçen bir kahraman, aslında izleyicinin kendi iç yolculuğuna ışık tutar. Bu nedenle her oyun benim için sadece bir performans değil; bir paylaşımın, bir temasın ve içten bir dostluğun başlangıcıdır. Hikâyelerin büyüsü, onları dinleyen herkesin kendi iç sesini biraz daha duyabilmesidir. Çocuklar masalların içindeki olağanüstü dünyalarla cesareti, merakı ve iyiliği öğrenir. Yetişkinler ise uzun zamandır kendilerine söylemeyi unuttukları cümleleri, bir anlatının içinde yeniden işitir. Bir hikâye bazen bir yaranın üzerine serilen merhem olur, bazen de yeni bir başlangıcın kapısını aralar. Çünkü anlatılan her hikâye, aslında bir yaşam nefesidir. Bu yüzden sahneye her çıktığımda, izleyicilerin gözlerinde aynı ışığı ararım: Hikâyeye teslim olan, masalın dalgasına kendini bırakan o derin dikkat… O dikkat, anlatıcıyla dinleyici arasındaki görünmez bağı kurar. İşte o an anlarım ki hikâye artık sadece bana ait değildir; bir salondan yükselen nefeslerle birlikte büyür, genişler, çoğalır. Ve yolculuk burada bitmez. Bir hikâye bittiğinde aslında başka bir hikâyenin tohumu toprağa düşmüştür. Ben sahneden inerim ama izleyicinin zihninde sahne yeniden kurulur; kendi hayatlarına dönerken bazen o hikâyenin bir cümlesi, bir karakteri ya da bir duygusu onların adımlarına eşlik eder. İşte o anda, tiyatronun gerçek mucizesi ortaya çıkar: Hikâye izleyicinin yaşamına karışır, orada yeni biçimler alır ve kendine yeni bir yol çizer. Benim için de her oyun, her masal, her anlatım bu yüzden yeniden doğan bir serüvendir. Anlatıcı olarak ben değiştikçe hikâyeler de dönüşür; hikâyeler büyüdükçe dinleyicilerle kurduğum bağ derinleşir. Ve biliyorum ki yol ne kadar uzun olursa olsun, anlatacak daha nice hikâyem, çıkacağım daha çok sahne, buluşacağım daha çok kalp var. Çünkü hikâyeler yalnızca geçmişimizi değil, geleceğe dair umudumuzu da taşır. Ve ben bu umudu her sahneye, her kelimeye, her nefese taşımaya devam edeceğim…
